Haftanın Önerileri: Algoritmanın Size Sunmadığı, Unutamayacağınız 10 Yapım (3–10 Mayıs)

Yeni bir hafta, yeni bir liste. Ama bu sefer biraz farklı: Bu haftanın seçkileri özellikle “ne izlesem?” sorusunun cevabını bulamayan, streaming platformlarının ana sayfasına bakıp iç çekenlere adanmış. Bazıları geçen yılın gözden kaçan cevherleri, bazıları yeni sezonlarıyla dönen eski dostlar; ama hepsinin ortak noktası şu: Bitirdikten sonra bir süre telefona bakamıyorsunuz. O his için buradayız.


— FİLMLER —

1) Anora (2024) Sean Baker, daha önce Tangerine ve The Florida Project ile kenar mahallelerin şiirini bulmuştu; bu kez Palme d’Or ile döndü. Genç bir striptiz dansçısı ile Rus bir oligark oğlunun anlık evliliği, başlangıçta pembe bir peri masalı gibi kurulup sonra o masalı parça parça ediyor. Ama Baker hiçbir zaman karakterlerine yukarıdan bakmıyor; acımasızlık ve şefkat aynı sahnede var olabiliyor. Bu yıl izleyeceğiniz en iyi “rüya biter” filmlerinden biri.

2) The Brutalist (2024) Brady Corbet’in 215 dakikalık bu destanı, Avrupa’dan Amerika’ya sığınan bir Macar mimarın yarım asırlık hikayesini VistaVision formatında, neredeyse fiziksel bir ağırlıkla aktarıyor. Adrien Brody burada sadece oynamıyor; adeta taştan bir şey inşa ediyor. Göçmenlik, idealizmin çöküşü ve sanatın bedeli üzerine bu kadar sabırlı ve bu kadar büyük ölçekli düşünen bir film son on yılda az çıktı. Uzun, evet; ama her dakikası kazanılmış.

3) Queer (2024) Luca Guadagnino Call Me By Your Name‘den bu yana en kişisel işine imza atmış olabilir. Daniel Craig, 1950’lerin Mexico City’sinde uyuşturucu, yalnızlık ve gerçekleşmeyen bir aşkın gölgesinde yaşayan bir adamı oynuyor. Guadagnino’nun alışılageldik tarzından biraz daha rüzgar gibi, biraz daha kırılgan. William S. Burroughs uyarlaması olduğunu unutturan türden; çünkü film nihayetinde evrensel bir tutunma çabasından ibaret.

4) Flow (2024) Letonyalı animatör Gints Zilbalodis’in bu diyalogsuz başyapıtı, su baskınıyla yutulmuş bir dünyada hayatta kalmaya çalışan bir kedinin hikayesini anlatıyor. Hiçbir insan sesi yok, hiçbir açıklama yok; yalnızca görüntü ve müzik. Ve bu yapıyla öyle derin bir şeyler söylüyor ki, “animasyon çocuk işidir” önyargısını sonsuza dek yıkıyor. Oscar gecesinde en iyi animasyon ödülünü aldığında herkes şaşırdı; siz izleyince şaşırmayacaksınız.

5) Hard Truths (2024) Mike Leigh her zaman sakin sularda yürür, sonra aniden dibinizi bulursunuz. Hard Truths, kronik öfke ve depresyonla boğuşan bir Siyah İngiliz kadının portresini, Marianne Jean-Baptiste’in hayatının performansıyla sunuyor. Hiçbir dramatik olay yok; sadece bir insan, kabuğu ve onu sevmeye çalışan ailesi. Bu kadar az şeyle bu kadar çok şey söyleyen film bulmak giderek zorlaşıyor.


— DİZİLER —

1) Adolescence (2025) Bu yılın şimdiye dek en çok konuşulan dizisi ve bu sohbeti hak ediyor. Dört bölümden oluşan bu Netflix mini dizisinin her bölümü tek çekimde çekilmiş; kesme yok, kurgu yok, kaçış yok. 13 yaşında bir çocuğun tutuklanmasının ardından bir ailenin ve toplumun nasıl parçalandığını anlatan yapım, teknik ustalığını hiçbir zaman gösteriş için kullanmıyor. İzlerken nefes almayı unutuyorsunuz; bitince de bir süre konuşamıyorsunuz.

2) Disclaimer (2024) Alfonso Cuarón’un Apple TV+ için çektiği bu mini dizi, Roma‘nın görsel şiirini gerilim türüyle birleştiriyor. Cate Blanchett, geçmişinden bir kitabın kendisini nasıl bulduğunu izlerken hem mağdur hem de fail arasında gidip geliyor. Cuarón’un kamerasının zamanı ve mekânı nasıl büktüğünü görmek için bile değer; üstüne bir de hikaye bu kadar katmanlıysa, zaten şans eseri kanalınıza düşmez.

3) Severance — Sezon 2 (2025) İlk sezon birçok kişi için son yılların en iyi dizi premiyeriydi; ikinci sezon o gerilimi sadece korumakla kalmadı, daha da derinleştirdi. İş hayatı ile özel hayat arasındaki bilinç bölünmesi artık daha karanlık, daha kişisel ve daha felsefi yerlere gidiyor. Ben Stiller’ın yönetimindeki o steril ofis estetiği hâlâ büyülüyor; ama bu sezon asıl soru “ne oldu?” değil, “kim olmak istiyoruz?” oluyor.

4) The Day of the Jackal (2024) Le Carré tarzı casusluk gerilimini sevenler için bu sezon en iyi sürpriz bu oldu. Eddie Redmayne, takip edilemeyen bir tetikçiyi o kendine özgü soğuk zarafetiyle oynuyor; karşısında onu durdurmaya çalışan Lashana Lynch var. Hız asla düşmüyor, her bölüm lokasyonu değiştiriyor ve dizi boyunca elde ettiğiniz tek şey saf, tertemiz gerilim. Karmaşık söyleme gerek yok; bu tür iyi yapıldığında başka hiçbir şeye ihtiyaç duymuyor.

5) The Penguin (2024) DC yapımlarına karşı bir önyargınız varsa, anlıyorum; ama bu diziyi o sepete koymayın. Colin Farrell, tanınmaz bir protez altında kariyer tanımlayan bir performans sergiliyor. The Godfather ve The Wire‘dan ilham alan bu karakter çalışması, süper kahraman mitolojisini neredeyse tamamen bir kenara bırakıp suç dramalarının en kaliteli örnekleriyle yarışıyor. Gotham burada bir sete benzemiyor; gerçek, çürüyen ve nefes alan bir şehir gibi hissettiriyor.


Son söz Bu hafta listemiz biraz daha ağır, biraz daha talep kâr. Ama zaten siz bu köşeye kolay şeyler aramak için gelmiyor değil misiniz? Rahatsız eden, düşündüren, izledikten sonra rüyanıza giren yapımlar için buradayız. Haftanıza iyi bir film, uykusuz bir gece ve boş ekrana bakma anı diliyoruz.

Tüm detaylar Motiflex’te!

Yorum Gönderin

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir